Cuma, Nisan 8

Yaklaşım farkları (2)

Dün, Edinburgh Kalesinin kayaya oturtulmuş eteğinin çevresinde dağcılar vardı. Ben tırmanış alıştırması sanmıştım. Meğersem en aşağıya dev plakalar sermişler, milletin başına taşlar yağmasın diye yerinden oynamaya meyilli kaya pinçiklerini döküyorlarmış. Çok düşünceli bir hareket. Turizm sezonu tam başlamadan girişilen hazırlıklar da denebilir.

Pazar, Mart 20

Edinburgh'ta bir Book Launch: Angry Nation


Yukarıda kapağı mevcut kitabı tanıtmaya Kerem Öktem taa Oxford'dan kalkmış gelmiş . Arkadaşı olan başka bir akademisyenle soru-cevap şeklinde kitabı üzerine Edinburgh'da bir söyleşi yapıldı.

Cuma, Mart 11

Yiğidin harman olduğu yer: İskoçya

Dünyanın her yerinde halklar arasında dağlı ve ovalı ikilemi türlü kimliklerle yaşanmış gelmiş. Alçaktaki yüksektekini hep kaba saba kendini de asilzade görmüş durmuş malum. Pek çok yerde karşılaşılabilecek bu durumun bir örneği İskoçlar ve İngilizler arasında da mevcut.

Pazar, Şubat 20

Ben Leicester'a Lestır demem, n'idem benim olmayınca


Benim bi lafım var: "Her Türk, İngiltere'lere gelende yerleşim yerleri telaffuzu sıkıntısını tadacaktır". Eğer uyarmazsak tabi. Bahsedelim ki yolu düşen bilsin, uyarmadılar demesin.

Tamam. İngilizce, kelimelerin telaffuzları yeni öğrenenler için zor bir dildir. Hele yeni karşılaşılan her bir kelimenin söylenişini ilk seferde bilmek her zaman kolay olmayabilir. İster turistik ister okumalık gelenlerin İngiliz-İskoç telaffuzunu anlaması apayrı bir zor iştir. Durum yer adlarındaki istisnalara gelince bombok bir iştir. Çünkü, karşınızdaki native speaker'ı jet gibi konuşurken her cümlesini dibinde anlayamazsınız. Ama cümledeki özneyi, yüklemi, zamanı, mekanı çekerek olayı çözersiniz. Gramerin önemi ikinci sıraya düşer, diksiyon ve retoriğin önemi sonsuza sağdan yaklaşır. Bazen, "allaam nolur, bu sefer anlayayım şunun dediğini" bile diyebilirsiniz. İşte cümlenin bu öğelerini kaçırmanız durumunda: Sorry?, Say Again? Could you please repeat that? What the fuck's that? gibi yapılar tekrar eder. Ee neytivin de bi sabrı var, içinden "senlen mi uğraşcam yarr..am" der, dışından never mind der geçer. Ex-manitayla ilk İskoç deneyimimizde araba kiralamayı başardık, geri bırakırken ise bize bişeyler soran görevlinin dediğini anlamadık, tekrar ettirdik. Gene anlamadık. O da yetmedi, birbirimize "anladın mı?" der gibi bakıp, sonra adama gene tekrar ettirdiğimizi, aynı şeyi 3-4 defa yaptıktan sonra pes ettiğimizi hatırlatırım. Meğersek, nası geçti türünden bişey dermiş. Lan ben senin...

İşte semantikteki inceliklerin hepsini Türkiye'de yalayıp yutmuş olsanız bile, mekan isimlerinin İngilizlerin kullandığı şekilde buraya gelmeden kimse bilmiyor. Bu başarısızlıkla ilgili benim iki tahminim var: bir, zaten bu isimler bizim ilgilendiğimiz büyük yerlerin isimlerinde genellikle sıkıntı yaratmıyor. London, Oxford, Cambridge, Manchester, Glasgow, vb. İkincisi, belki de biz daha orayı işlemeden ÖSS'ye veya bölüm derslerine geçiyoruz. Ee, bu yer isimlerinın sıkıntılı olanlarının telaffuzunu da öğrenmek hayat okuluna kalıyor.

TV'lerdeki Müstehcenlik

Bu yazımızda, İngiltere televizyonlarındaki 'müstehcen' programlardan söz edeceğim. Bu durumdan rahatsız olanlar varsa, yazıyı okumayı bırakabilirler.

Ama ilk önce Türkiye'deki duruma bir göz atalım. Türkiye'de erotik filmler tedavülden kalkalı çok oldu. Cinsellik eğitimi ise, Güzin Abla ve Haydar Dümen'e iletilen mektuplardan ibaret. Hal böyle olunca da, televizyonlardaki cinsellik sahnelerine verilen tepkiler de çok sağlıklı olmuyor. Mesela, "Fatmagül'ün suçu ne?" dizisindeki tecavüz sahnelerinden sağlıklı bir insanın tiksinmesi gerekirkern, bu sahneler cinselliğe aç binlerce kişinin ağzını sulandırmış olacak  ki, aşağıdaki gibi saçma durumlarla karşı karşı ya kaldık. (TV ve sinemalardaki diğer tecavüz vakalarında nasıl davrandığımıza bir göz atmak isterseniz, Berrin Karakaş'ın şu yazısına göz atabilirsiniz).


Pazartesi, Şubat 7

Fancy a Pint? (*)

(*)Bi bira çakalım mı?

Türkiye'de bir içki tartışmasıdır gidiyor. Bende buradaki içki muhabbetlerine bir giriş yapayım dedim.Türkiye'da alkolizm tehlikesi var mı yok mu polemigine güzel bir yanıt, içki tüketme oranlarıyla verilmiş. İngiltere'nin (UK) kişi başına alkol tüketimi 11 litre, Türkiye'nin ki ise 1.5 litre. Yani Türkiye'deki ortalama birisinin 1 haftada içtiği içkiyi burada 1 günde içiyorlar.  Tabi Türkiye'de ağzına içki sürmeyen kesimleri çıkarırsak, belki de bu oran biraz daha yaklaşabilir, bilemiyorum.

Buralarda içki tüketiminin yüksek olmasında herkesin iş çıkışı birbirini "fancy a pint?" diyerek gaza getirmesinin etkisi büyük. Publar genç ihtiyar herkes için tam bir sosyalleşme yeri. Her sokağın bir pubu var. Sinemada, tiyatroda, hatta stadyumda bira içmek serbest. Gerçi bir yandan, 18 yaşından küçüklere alkol satışını da çok sıkı kontrol ediyorlar.

Bugünkü yazımızda, sadece bira olayına değineceğim. Diğer içkiler başka bir yazıya kalsın.