(*)Bi bira çakalım mı?
Türkiye'de bir içki tartışmasıdır gidiyor. Bende buradaki içki muhabbetlerine bir giriş yapayım dedim.Türkiye'da alkolizm tehlikesi var mı yok mu polemigine güzel bir yanıt, içki tüketme oranlarıyla verilmiş. İngiltere'nin (UK) kişi başına alkol tüketimi 11 litre, Türkiye'nin ki ise 1.5 litre. Yani Türkiye'deki ortalama birisinin 1 haftada içtiği içkiyi burada 1 günde içiyorlar. Tabi Türkiye'de ağzına içki sürmeyen kesimleri çıkarırsak, belki de bu oran biraz daha yaklaşabilir, bilemiyorum.
Buralarda içki tüketiminin yüksek olmasında herkesin iş çıkışı birbirini "fancy a pint?" diyerek gaza getirmesinin etkisi büyük. Publar genç ihtiyar herkes için tam bir sosyalleşme yeri. Her sokağın bir pubu var. Sinemada, tiyatroda, hatta stadyumda bira içmek serbest. Gerçi bir yandan, 18 yaşından küçüklere alkol satışını da çok sıkı kontrol ediyorlar.
Bugünkü yazımızda, sadece bira olayına değineceğim. Diğer içkiler başka bir yazıya kalsın.
Efendim, bu İngilizler'in her şeyi standard dışında yapıyor olmalarına zaten değindik(bakınız prizler, musluklar) Hacimde de tüm dünyanun kullandığı "litre" yi kullanmak yerine "Pint" dedikleri ölçü birimini kullanıyorlar.
- Three pints of Guiness please, and one for yourself?
Türkiye'de bir içki tartışmasıdır gidiyor. Bende buradaki içki muhabbetlerine bir giriş yapayım dedim.Türkiye'da alkolizm tehlikesi var mı yok mu polemigine güzel bir yanıt, içki tüketme oranlarıyla verilmiş. İngiltere'nin (UK) kişi başına alkol tüketimi 11 litre, Türkiye'nin ki ise 1.5 litre. Yani Türkiye'deki ortalama birisinin 1 haftada içtiği içkiyi burada 1 günde içiyorlar. Tabi Türkiye'de ağzına içki sürmeyen kesimleri çıkarırsak, belki de bu oran biraz daha yaklaşabilir, bilemiyorum.
Buralarda içki tüketiminin yüksek olmasında herkesin iş çıkışı birbirini "fancy a pint?" diyerek gaza getirmesinin etkisi büyük. Publar genç ihtiyar herkes için tam bir sosyalleşme yeri. Her sokağın bir pubu var. Sinemada, tiyatroda, hatta stadyumda bira içmek serbest. Gerçi bir yandan, 18 yaşından küçüklere alkol satışını da çok sıkı kontrol ediyorlar.
Bugünkü yazımızda, sadece bira olayına değineceğim. Diğer içkiler başka bir yazıya kalsın.
Efendim, bu İngilizler'in her şeyi standard dışında yapıyor olmalarına zaten değindik(bakınız prizler, musluklar) Hacimde de tüm dünyanun kullandığı "litre" yi kullanmak yerine "Pint" dedikleri ölçü birimini kullanıyorlar.
1 pint = 568 ml
Genelde de bu biraları "pint glass" dedikleri bardaklarda servis ediyorlar. Servis ediyorlar dediysem yanlış anlaşılmasın, buradaki hemen hemen hiçbir pubda garson yok. En afilli barlarda bile self-servis sistemi işliyor. Hatta, ilginçtir garsona yemek siparişi verebildiğiniz yerlerde bile içkinizi gidip paşa paşa bardan alıyorsunuz. Yazları Edinburgh'a gelen nice turistin, masada dakikalarca servis bekleyip homurdanarak kalkıp gittiğine şahit oldum.
Zaten burada özlediğim şeylerden birisi de yerinden kalkmadan "abi, buraya 3 tane 50'lik bira" demek. Ya da daha güzeli çaycı misali tepsiye biraları doldurup dolanan garsondan birayı alıvermek.
Tabi özellikle Cuma ve Cumartesileri o bara yaklaşabilmek bile mesele. Zaten barın yanına vardığınızda da 3-5 dakika sıra gelmesini bekliyorsunuz. Ama sıra gelse bile "abi, bana bir 568 ml lik bira" diyemiyorsunuz. Zira burda barlar Türkiye'deki gibi ya Efes ya Tuborg şeklinde boyunduruk altında değiller. Üstelik tüketim bu kadar fazla olunca da her barda birbirinden farklı onlarca bira musluğu bulunuyor.
Zaten ulusal bira markası çok var, bir de bunun üstüne her kasabaya şehre özgü yerel bira üreticileri var ve ayrıca arada yarı-amatör biraseverlerin ürettiği biraları da bulabiliyorsunuz. Bu yerel biralar genellikle "Ale" tarzı oluyor. Genelde bilinen biralar (mesela Efes Pilsen) "lager" çeşidi oluyor. İkisinin mayalanma sürecinde değişiklikler var. Lager biralar soğuk servis ediliyor ve alkol oranı genelde daha yüksek oluyor. Ale biralar ise daha aromatik oluyor ve oda sıcaklığında servis ediliyor. Oda sıcaklığında ılık bira fikri insana bek çekici gelmese de tadları oldukça güzel, üstelik soğuk havalarda içimi daha rahat. Publarda lager biraların basınçlı musluklarının aksine ale biralar, barmenin azmiyle emme basma tulumba sistemiyle, tahta saplı musluklardan dolduruluyor. Başka güzel bir adet de, hangi birayı alacağınıza karar veremediyseniz, barmenden tadımlık istiyebiliyorsunuz. Barmen hemen ufak bi bardağa bir kaç yudumluk bira katıverip, farklarını anlatmaya başlıyor. Biz de millete karpuz tattıran pazarcı misali.
Bara ulaştınız, ne alacağınıza da karar verdiniz ama o gürültüde barmene dediğinizi anlatmak da mesele. Eğer el, kaş, göz işareti olmadan istediğiniz birayı ikiletmeden anlatabiliyorsanız, İngilizce'niz baya gelişmiş demektir. Para ödeme işlerini de hemen oracıkta hallettiğiniz için ayrıca adisyonla, bahşişle filan uğraşmıyorsunuz. Servis olmadığı için bahşiş bırakmak çok da adet değil ama illa bırakmak isterseniz de "Üstü kalsın." şeklinde bir bahşiş anlayışı pek hoş karşılanmıyormuş. İngiliz centilmenliğine göre barmen, sana hizmet eden değil de, dengin, arkadaşın olarak varsayılıyor. O yüzden bahşiş bırakmak isterseniz şöyle bir dolambaçlı yol izlemek gerekiyor.(kaynak; Watching the English)
- Three pints of Guiness please, and one for yourself?
- Thank you very much sir. I'll take mine later.
Böyle deyince, barmen 4 bira parası alıyor(birisini bahşiş olarak), ama gerçekten de işleri azalınca yarım pint da olsa bardağa koyuyor ve sizle de göz teması kurup "Cheers"(Şerefe) yaparak içiyor.
Biraları aldıktan sonra daha zor olan kısmı ise biranızı dökmeden tekrar yerinize ulaşabilmek.Güzel bir adette grup halinde içmeye gittiğinizde, sırayla herkes herkese içki alıyor. Tabi böyle olunca, mesela 3 kişiyseniz, hak geçmesin diye 3'ün katları 3,6,9... şeklinde içiyorsunuz. Ama ya 5 kişiyseniz?
Publar müşteri çekmek için genelde dekorasyona baya önem veriyorlar, ve baya konsept yerler de var. Mesela, eski bir kiliseden bozma Frankestein bar'da yüksek gerilim trafolarından, örümcek ağlarına herşey var. Hatta gece yarısı tavandan Frankestein indiriyorlar.
Ya da yerdeki minderlere uzanıp, kült filmleri izleyebileceğiniz Brass Monkey. Biraların konulduğu delikli masalara dikkat.
Tabi ilgi çekici isimler de koyan baya pub var.
En favori mekanlarımdan birisini sona bıraktım: Teviot Bar
Bu kocaman, tarihi mekanın hepsi bar. Daha güzeli Edinburgh Üniversitesi öğrenci birliği (EUSA) tarafından işletiliyor. Öyle pek kar amacı gütmediği için de dışardaki fiyatların neredeyse yarısına içiyor, yemek yiyebiliyorsunuz (bira dışarda £3-3.5 arasıysa, burda £1.5-2 arası). Her katında ayrı konseptli barlar var. Bizim genelde takıldığımız yer, Library Bar (raflardaki kitaplara dikkat).
Tabi ilgi çekici isimler de koyan baya pub var.
En favori mekanlarımdan birisini sona bıraktım: Teviot Bar
Bu kocaman, tarihi mekanın hepsi bar. Daha güzeli Edinburgh Üniversitesi öğrenci birliği (EUSA) tarafından işletiliyor. Öyle pek kar amacı gütmediği için de dışardaki fiyatların neredeyse yarısına içiyor, yemek yiyebiliyorsunuz (bira dışarda £3-3.5 arasıysa, burda £1.5-2 arası). Her katında ayrı konseptli barlar var. Bizim genelde takıldığımız yer, Library Bar (raflardaki kitaplara dikkat).











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder