Cuma, Aralık 25

Fish & Chips ve Saz Arkadaşları

Türkiye'de döner yiyip ayran içiyoruz, İngiltere'de de hamburger yiyip kola içiyorlar. Bugün bu önyargıyı yıkmaya çalışacağız en azından İskoçya için. Tamam doğru hamburger de yiyorlar ama yenilen hamburger sayısının döner veya kebapdan çok olduğunu sanmıyorum. Kebapçılar ya Türk ya da Ürdünlü. Bize yakın 3 kebapçı;
   -Kusadasi Kebap
   -Marmaris Kebap
   -Bodrum Kebap (evimize 3 dk)
Birbirleriyle alakaları yok ama Öz Gaziantep Kebap yerine hepsi de isim olarak daha medyatik yörelerimizi seçmişler. Neyse konuyu dağıtmayalım.
İskoçların açık ara en çok yedikleri fast food ürünü Fish &Chips (Kızarmış balık ve kızarmış patates).






Patates bildiğimiz fizik kantini patatesi. Balıkl olarak da ya Cod (sözlükte morina balığı diyor, bilmem anlamlı mı) ya da Haddock (buna da mezgit demiş ama bildiğimiz mezgitin baya iricesi) kullanılıyor.  Bu arada bir şeye değinmeden geçemiyeceğim. Hatırlayanlarınız kesin çıkar; Tenten'deki yılların asabi Kaptan Haddock'u da bildiğimiz, Kaptan Mezgit'miş. Ee benim de ismimi mezgit koysalar, bende asabiyet yapar kendimi içkiye verirdim.


Neyse konumuza dönelim, bizdeki tavuk dönerciler gibi içerde masa olmayan belki şanslıysanız birkaç tabure olan dükkanlarda insanlar sıraya girip, fish 'n chipslerini paket yaptırıp yaptırıp gidiyorlar. Yanına da içecek olarak kola değil lrn-Bru alıyolar.  Irn-Bru dediğimiz şey bir nevi İskoçların kola-turkası (İskoçya'da icat edilmiş zaten). Turuncu renkli, baya şekerli, cafein de var içinde aslında inceden bildiğiniz enerji içeceği. Cocacola'dan çok tüketildiğini söylüyolar ki bence doğrudur. Kullanım alanları baya geniş. Fish & Chips'in yanında (bizdeki ayran), publarda irn-bru votka (bizdeki redbull vodka), evlerde sofralarda (bizdeki 2.5 lt lik kola), akşamdan kalmalarda gene Irn-bru (bizdeki turk kahvesi ya da alka-seltzer).






Tabi bu saydıklarımın üstüne de tatlı olarak da künefe, baklava yiyecek değiller ya. Gene bir İskoç icadı olan tatlılarının adı; "Deep fried mars bar" aslında ismi olayı anlatıyor ama anlamakta zorlanmakta haklısınız çünkü pek akıl-mantık işi değil. Mars çikolatası bi ara Türkiye'de de satılıyodu hala var mı bilmiyorum, Albeni, metro kıvamında bir şey. Bunun dondurulmuşunu alıp yağda iyice kızartıyolar ( belki de az önce balık kızartıkları aynı yağda). Sonra onu da sıcağı sıcağına mideye indiriyolar.



Akşam beş bira içtikten sonra bu saydıklarımı yiyenler nasıl mı oluyor sonrasında? Aşağıdaki gibi oluyolar...(parmak arası terliklere dikkat, onu da başka yazımızda anlatırız)





Pazartesi, Aralık 21

Ingiltere'de kar ve aksayan Noel coskusu

Burasi malumunuz uzere yagmuruyla meshur, nadiren kar goren bir memleket. Ankara'da (en azindan ben kucukken) bir yagdi mi 2 ay yerden kalkmayan kar, buraya senede bir ya ugruyor ya ugramiyor. Yaklasik 20 senedir Londra'nin gordugu en siddetli kar yagisini, gecen sene bu vakitlerde cektigim su asagidaki fotograftan gorebilirsiniz.
Sonucta her memleketin kendine ozgu iklim sartlari var. Her yorenin insaninin, her turlu hava ve yol kosuluna uyum saglamasini beklemiyorum ama inanin, Ingiliz'in karla imtihani, Istanbul'lunun yagmusla imtihanindan bile beter gecti. Artik hoca mi takiyor, kafalari mi almiyor bilmiyorum ama 2 senedir kar atistirmaya baslarkenden basiretleri baglaniyor. Gecen sene yukarida gorulen, toplam 4 gun suren kar yagisi sonucu ucaklar kalkamamis, trenler ertelenmis, okullar (universiteler dahil - yupppiiii) tatil edilmis, kamu kurum ve kuruluslari kakalak gibi kalmis ve hatta metro hattinin bile bir kismi kapatilmisti.

Londra'miz, Dingiltere'miz bu sene de, cok cok daha az bir kar yagisina ragmen benzer bir travma yasiyor. Daha da beteri bu travmayi bascavusun esseginin bile yellenmek suretiyle magazin gundemine oturabilecegi bir donem olan Noel vakti yasiyor. Burada Noel, bizdeki bayrama denk geliyor ve temelde olay bir aile bulusmasi, toplu yemekler, bayram coskusu, sevgi seli ve 2 ay suren bir alisveris cilginligi seklinde gerceklesiyor. Okullar, is yerleri, "biz bir aileyiz" temali bilimum muesseseler birkac hafta oncesinden partiler duzenliyorlar. Yalniz yetiskinlige adim atmis cogu kisi ailesiyle Noel'den Noel'e gorustugu icin oyle Turkiye'deki gibi bayramda sicak denizlere inmeye calisan pek olmuyor. Noel'de aile bulusmasina gidememek belki de butun bir yil boyunca basiniza gelecek en kotu sey olarak dusunuluyor. Noel'de tatil vermeyen is yeri bile yok. O kadar ki Noel sabahi toplu tasima bile duruyor ki Noel kahvaltisi sekteye ugramasin, cocuklar da hediyelerini acabilsinler. Gurbetciler genelde bu gunleri memleketlileriyle toplanip raki icip, mandalina yiyip, yok efendim iste DVD izleyerek, bildiginiz sayim gunu havasinda geciriyorlar.

Ve sene 2009, tam da bu Noel cilginligi haftasinda, tam da tatil baslarken kar yagacagi tutuyor. 3 gundur Avrupa'ya yapilan Eurostar tren seferleri iptal ediliyor ve 10binlerce kisi tren garlarinda beklesiyor. Hatta Mans tunelinde butun gece trenin icinde mahsur kalanlar bile olmus diyor Ingiliz tabloidleri ama medyanin ipiyle kuyuya inmek konusunda karari size birakiyorum. Kisacasi hayat felc, zemin cinnete musait. Simdi gozunuzu kapayin ve tum bunlara neden olabilecek bir kar yagisi hayal edin. Sonra, asagidaki "hava muhalefetine maruz kalmis Eurostar" resmine bir bakin:


Ingiltere'de maksimum kar kalinligi 15 santimetre, en azindan Londra'da bir kar bir yagmur derken hava sinir bozucu bir hal almissa, ayaklar azicik kayiyorsa da "zemin goruluyor". Ve hayat durdu duracak.

Bu noktada yorum bile yapmiyorum, ama ada halkini topluca bir kis Dogu Anadolu'ya surup olacaklari izleme fantazisi de kurmuyor degilim.

Cumartesi, Aralık 12

Chanel No5 Paris

Efendim, televizyonlarda son zamanlarda bir reklam baya sıkça gösteriliyor; Chanel No5 Parfüm reklamı. Reklam Orient Ekspress'in Fransa'dan kalkmasıyla başlıyor, İstanbul'da romantik bir adalar turuyla devam edip, Haydarpaşa garında, başrol oyuncularının kavuşmasıyla bitiyor. Reklam sürekli yayınlandığı için her izleyişte bir saçmalık çarpıyor gözüme. Buyrun bir de siz izleyin... (Başları biraz gereksiz uzun, olmadı geçin)



Bilmiyorum ben mi haberlerde kaçırdım ama Marmaray daha bitmedi herhalde. Ama Orient ekspress Sirkeci'den hızlıca kaptırıp, doğrudan Haydarpaşa'da indiriyor yolcuları.
Sonra ablamız "Ahanda son vapuru kaçırdım, şimdi dolmuş, otobüs çekilir mi be?" koşusu yapıp sonra soluğu Kapalıçarşı'da alıyor. Ee ablacım Sirkeci'de ineydin ya daha rahat geçerdin ordan.

Neyse ondan sonra, adalar turuna çıkıyor. Öyle tahmin ettim ama başka yer de olabilir zira dönüp baktığında köprülerden birini görüyor. En son tekrar trene yetişmek için giderken, Haydarpaşa tekrar görünüyor, ama tren normalde gelmesi gereken istikamete 90 derece yandan; Üsküdar Harem Sahil yolundan geliyor. Reklam AKP propagandası gibi zaten; Marmaray bitmiş, Haydarpaşa limanı ıslah edilmiş bir de arkaya Sultanahmet camiinin aynısından yapılmış.

En son da normal de milletin bilet kaldı-kalmadı, tren rötar yaptı-yapmadı kavgaları yaptığı, vapurdan inen kalabalığın treni yakalamak için koşturduğu gişelerin orası da aşk yuvasına çevrilmiş ya vallahi bravo. Neymiş, reklamlarda gördüklerimize inanmıycakmışız.

Not: Orient ekspress hakkında bilgi almak için şu siteye girebilirsiniz;
http://www.seat61.com/OrientExpress.htm

Ancak, kaderin cilvesi ki, 125 yıldır hizmette olan bu tren hattı blogu yazdığım bugün itibarıyla (12 Aralık 2009) seferden kaldırılmış. O değilde adamlar, hattan kalkan trenin bile ekmeğini yiyolar ya ne diyim...

Not2: Bu arada parfümün 100 ml'sinin Türkiye satış fiyatı 350 TL civarı. Sahte parfümden şaşmamak lazım.

Çarşamba, Kasım 18

Guvenlik Cemberi


Buralara geldiğimden beri kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyorum(!). Daha önce de değinmiştim galiba da gene bu "safety and security" olaylarından gına geldi. Bu sefer evimizin etrafındaki güvenlik çemberine bakalım.
İlk önce sokaktan başlayalım. Neighbourhood watch denilen bi sistem var. Amblemin tasarımına bakılırsa herhalde bi 50 yıl önce filan çıkmış. Basitçe, herkes birbirini ispiyonlasın, mahalleye kim giriyo kim çıkıyo millet takip etsin diye çıkarılmış sistem. Gerçi pek uygulayabildiklerini sanmıyorum, kim kime dum duma.
Dangoz Güneri Cıvaoğlu, bu konunun Türkiye'ye de uygulanmasını önermiş şu yazısında, sanki yeterince meraklı teyze, mahallenin bekçisi delikanlıları yokmuş gibi.


MAHALLELİNİN GÖZLERİ
HER şeyi polisten, MİT’ten beklemek ötesinde “yurttaşlık sorumluluğu” da artık etkinlikle devreye girmelidir.
Avrupa’da ve özellikle İngiltere’de “mahallelinin gözleri” diye tanımlanabilecek “Neighbourhood Watch (Komşuluk Gözlemi)” adlı yaygın ve etkin bir sivil örgütlenme vardır.
Her yurttaş kendi mahallesinde oturanları, o çevrede yaşamın normal akışını iyi bilir.
Mahallesindekileri tanır.

En ufak bir anormallik, dikkat çekici bir yabancı, yeni taşınanlardaki şeffaflık ve doğal komşuluk geleneğinin dışında oluşumları derhal polise haber verir.
“Bana ne” deyip geçmez.
Huzur içinde yaşamanın, çocuklarının güvenliğinin gereği, “tehlikeye karşı uyanık” olmaktır.
Pencerelerinde, bahçe kapılarında bu örgütün logoları vardır.
Böylece olası bir hırsızlık, kriminel kalkışım hatta terörist girişimlere karşı bu logolar uyarı niteliğindedir.
“Burada gözleniyorsun... Aklından bile geçirme” mesajını verir.


Yazının devamı burada,


Gelelim apartmanın içine, aşağıdaki resim bizim apartmanın içi. Işığın düğmesine ben basmadım, zaten düğme yok. Işıklar sürekli yanıyor. Hem de gece gündüz demeden, 24 saat. Sadece bizim apartmanda değil, mesela keskin gözler karşı aparmanın ışıklarını da görebilir. Sadece bizim mahalle olsa gene iyi, tüm İngiltere böyle. Bi arkadaşa sordum sebebini, cevap tanıdık. 'Just for your safety'. Hayır bari bi fotosel filan tak geceleri yansın ne kadar yanacaksa. Yazın havanın anca 11 de karardığını düşünürseniz baya sinir bozucu oluyo bu lambalar.


Aynı keskin gözler, kapının dışarda da kolu olduğunu görebilir. Bu da ilginç bir adetleri, çoğu dairenin kapısında kol var. Benim hoşuma gidiyor gerçi, anahtarı içerde unutma derdi yok. Zaten anahtar da anahtara benzese, köy kapısının anahtarı gibi. Çelik kapı gibi bi olaya da rastlamadım. Yani kapının dışına kol yap, anahtarı da aşağıdaki gibi olsun. Sonra da 24 saat ışıklandırma yap, ben anlayamadım valla.


Gelelim evimizin içine, evimizde de baya sensör bolluğu var. Sırasıyla, duman sensörü, carbon monoksit sensörü, hırsız sensörü.




Şimdi de en çok gıcık olduğum meselelerden biri. Her prizin ayrı düğmesi var. Aleti kullanmayacaksan fişten çek ayrıca niye düğme koyuyorsun(her birinin içinde bi de sigortası var).


İlk başta her prize düğme, sigorta koydularsa ayrıca bi sigorta kutusu yoktur demek ki diye düşünmüştüm ama tabi ki yanılmışım. Sigorta kutumuz aşağıda. Sanki 2+1 ev değil fabrika panosu.

Neyse gideyim de rahat rahat, güvenli bir şekilde uyuyayım...

Perşembe, Ekim 29

Sir William Wallace

Bugünkü yazımızda İskoçya'nın en önemli simgelerinden birini anlatalım, William Wallace. Buraya gelmeden önce, Braveheart'dan öğrendiklerimizle bizim Malkoçoğlu tadında bi adam sanıyordum ama sandığımdan çok daha popüler ve İskoçların sevdiği birisiymiş.
1200'lerin sonunda yaşamış bir İskoç şövalyesi ve küçükten toprak sahibi olur kendisi. Filmde yaratılan havanın aksine inceden burjuvalık var gibi duruyor. Hikayesini aşağı yukarı biliyorsunuzdur, İngilizler İskoçlara olan vergileri arttırıp, eziyetlerini çoğaltınca halk da huzursuzluk başlamış. İlk önce William Wallace'ın filan gazıyla derebeyleri İngilizleri yollarsak daha çok toprağımız olur diye destek olmuşlar bu savaşlara, asker filan yollamışlar.
1298'de Stirling'de (ilginçtir Stirling golfün bulunduğu yerdir) İngilizleri biraz da İngilizlerin kendilerine falz güvenmesinden yararlanıp yenmişler. Ancak, bakmış İngiltere iş ciddileşiyor, İskoçya elden gidecek, bir yıl sonra Falkirk'de daha çok askerle bir de tabi meşhur İngiliz diplomasisiyle (İskoç derebeylerine toprak rüşvetiyle), zaten bir avuç olan İskoç ordusunu darmaduman etmiş. Sonra tam nedenini bilmediğim sebeple William Wallace Fransa'ya kaçmış, sonra geri gelip halkı örgütlemeye çalışırken, birinin ihbar etmesiyle yakalanmış. Ve ilk zaferini kazandığı Stirling'de, zaferden 7 yıl sonra çeşitli işkencelerden geçirilip idam edilmiş.
İskoçya genelinde baya bir heykeli, anıtı filan var. İdam edildiği Stirling'de ise kocaman bir William Wallace anıtı(üstte) var (içeride de kılıcını eşyalarını filan sergiliyolarmış-giriş 6£'du paraya kıyıp girmedim). Aşağıdaki videonun ilk 30 saniyesinde (sonradan sapıtıyor) heykellerini filan görebilirsiniz.




Şimdilerde ise turizmin etkisiyle, yozlaşmış, ticari bir ürüne dönüştürülmüş, tshirtleri, maskotları, kılıcı türünden eşyalar her yerde satılıyor.
Her neyse, belki de William Wallace'ın en bilinen repliği Braveheart filmiyle akıllara kazınan savaştan önce askerleri gaza getirdiği özgürlük nutkudur.


William Wallace: And if this is your army, why does it go?

Veteran: We didn't come here to fight for them!

Young Soldier: Home! The English are too many!

William Wallace: Sons of Scotland! I am William Wallace.

Young Soldier: William Wallace is seven feet tall!

William Wallace: Yes, I've heard. Kills men by the hundreds. And if HE were here, he'd consume the English with fireballs from his eyes, and bolts of lightning from his arse.

[Scottish army laughs]

William Wallace: I *am* William Wallace! And I see a whole army of my countrymen, here in defiance of tyranny. You've come to fight as free men... and free men you are. What will you do with that freedom? Will you fight?

Veteran: Fight? Against that? No! We will run. And we will live.

William Wallace: Aye, fight and you may die. Run, and you'll live... at least a while. And dying in your beds, many years from now, would you be willin' to trade ALL the days, from this day to that, for one chance, just one chance, to come back here and tell our enemies that they may take our lives, but they'll never take... OUR FREEDOM!

[Scottish army cheers]

William Wallace: Alba gu bràth!

["Scotland forever!"]

Army: ALBA GU BRÀTH! ALBA GU BRÀTH! ALBA GU BRÀTH!


Ve şimdi de yerli yapım Braveheart filmimizi izleyelim. Stirling savaşına daha insani yönüyle bakan bu yapım çok kısıtlı bir bütçeyle çekilmesine rağmen, Burhan yılın en iyi erkek oyuncusu seçilmiş, Ertan en iyi görsel efekt ödülünü, Eylem ise yılın kadın şarkıcısı ödülünü kazanmıştır.



(*) videoyu bana ulaştırmak için çok uğraşan Burak ve Barış'a teşekkür...

Pazar, Ekim 18

Scottish Breakfast - İskoç Kahvaltısı

Neredeye 2 ayı geçmiş, son yazıyı yazalı, şu sıralar biraz yazalım da arayı kapatalım.

Bugünkü yazımızın konusu, İskoç kahvaltısı. Gerçi İskoç kahvaltısı diye anlatacağım ama İngilizlerinki de pek farklı değil. Hemen hemen her İngiltere'ye gelen en büyük hayal kırıklıklarından birini kahvaltıda yaşamıştır diye düşünüyorum.


Resmi üstte görünce iştah açıcı gelebilir ama içerikleri açıklayınca, sizde bizim yaşadığımız
hayal kırıklıklarını anlarsınız herhalde. Tanıdık malzemelerden başlayarak gidelim,

Domates: Ama bizim Ayaş domatesi gibi değil tabii, lastik gibi. Ayrıca haşlanmış getiriyorlar. Taze isterseniz ayrıca belirtmek lazım.
Meyveler/Meyve suyu: Belki de kahvaltının tek iyi yönü. Genelde portakal filan oluyor. Şanslıysanız, kavun, ananas filan da bulursunuz.
Yumurta: Yumurtayı da hep sade yapıyorlar, bir sucuklu, mantarlı, patatesli,peynirli yumurta
yok. Ama değişik çeşitleri var. Mesela, egg in the basket (resim her şeyi anlatıyor zaten).
Boiled egg (haşlanmış yumurta)
French toast (yumurtalı kızarmış ekmek)
Fried egg (kızarmış yumurta, gözü pörtlememiş)
Scrambled egg (kızarmış yumurta, karıştırılmış, bazen bacon la da yapıyorlar)
Poached egg: Kaynar suya kırılan yumurta, bir nevi çılbır yani.

Mantar: Buralar baya nemli yerler oldugu için, mantar çeşitleri baya fazla, yılın her dönemi de oluyor nerdeyse. Kahvaltılarda veya diğer yemeklerinde bol bol kullanıyorlar mantarı.
Kuru fasulye(Baked beans): Evet, kahvaltıda kuru fasulye yiyorlar. Hem de bildiğimiz gibi olsa neyse. Oldukça şekerli yapıyorlar. Tadını pek tarif edemiycem.
Sosis/Bacon: Genelde domuz etinden yapılıyorlar. Sosisini pek
sevemedim ama baconlar hoşuma gidiyor yavaş yavaş.
Porridge/Oat Cake: Genelde yulaf ürünleri. Oat cake neyse de, porridge denilen şey resmen yulaf bulamacı. Tatsız tutsuz ezilmiş yulaf, hayvan yemi gibi görünüyo zaten.

Buraya kadar olanlar, gene bir şekilde yeniliyor da aşağıdakiler ne alaka arkadaş.

Balık ürünleri: Eğer biraz şansızsanız, kahvaltı tabağınızda tuzlanmış ya da tütsülenmiş balık da bulabilirsiniz (Kipper diye bi balıkları var ya da so
mon)

Haggis: Bu da hayvanın
işkembesinden yapılan bir ürün. İskoçlara özgü diyebiliriz. Bizim şırdan
benzeri birşey ama içine porridge(bknz. yukarı), böbrek, kelle, paça gibi malzemeler doldurup haşladıktan sonra afiyetle yiyorlar.













Black Pudding:
Geldik anlattıklarımızın en iğrencine. Black pudding deyince
insanın aklına ilk çikolatalı puding filan geliyor ama alakası yok. Aslında bir çeşit sosis ama içine et yerine hayvanın kanını, pıhtılarını, artan sakatatlarını filan doldurup kurutuyolar. Pek yenilecek bir şey değil ama tadını tahmin etmek kolay, kabuk bağlamış yara tadı gibi birşey.





İşte böyle buranın geleneksel kahvaltıları. Ne zeytin, ne peynir, salatalık, biber var. En son birşeyi belirtmeyi unuttum. Gelip de tost ister misiniz diye sorarlarsa, bi çift kaşarlı diyip sazanlık yapmayın. Bunların tost dediği bildiğimiz kızarmış ekmek. Malesef...





Cuma, Ağustos 14

UK mi GB mi?

Biz İngiltere deyip işin içinden çıkmışız ama burada işler biraz daha karışık duruyor. Bir, UK (United Kingdom) var bir de GB(Great Britain) var. Bugünkü yazımızda, bunların farklarını anlatmaya çalışacağım.
İlk önce Great Britain'den başlayalım. Great Britain asıl adanın içindeki 3 krallıkdan oluşuyor.
Great Britain

1-England (Başkent: Londra)
2-Wales (Galler) (Başkent: Cardiff)
3-Scotland (Başkent: Edinburgh (Edinbıraa))

İlk önce Wales'larla birleşmişler ve Britain adıyla anılmaya başlamışlar. Sonra İskoçya'da dahil olunca Great Britain'a değiştirmişler isimlerini. Tabii bu ingilizler diğer krallıkları özellikle de İskoçları zamanında iyice ezdiği için pek o milletlerin adı duyulmamış. Zaten şu anda da nüfüsun %84'ü İngiltere topraklarında yaşıyormuş.

Şimdi bir de İrlanda adası var o da eklenince işler biraz daha karışıyor. 1801 yılında İrlanda Great Britain'le birleşme kararı almış ve resmi isim "United Kingdom of Great Britain and Ireland" olarak değiştirilmiş. 1922'de ise İrlanda adasının güneyi bağımsızlığını almış, kuzeyi ise hala UK'ye bağlı. Ülkenin resmi ismi ise "United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland". Yani kısaca UK denilen yer de aşağıda,









______________Great Britain ......................................................... United Kingdom_______


Perşembe, Ağustos 13

Bisiklet Tamiri

Bir süredir misafirlerimiz vardı, blogla çok ilgilenemedim. En son yazdıklarıma baktım. Genelde boktan olayları yazmışım. Bu sefer, hoşuma giden bir olayı anlatayım.
İşe bisikletle gidip geliyorum, bazen şehre de bisikletle iniyorum. Artık, çok yıprattığımızdan mı yoksa ikinci el aldığım amca beni kazıkladığı için mi, arka teker yalpa yapmaya, garip sesler çıkarmaya başlamıştı. Ben de fırsat bu fırsat, ne zamandır tamirat işleri yapmıyorum diye işe giriştim. 2.el parça almak için aşağıdaki dükkana gittim.
Bisiklet istasyonu diye geçen yer,kar amacı gütmeden, gönüllülerin işlettiği bir topluluk. Millet, eski bisikletlerini bağışlıyor ya da sağda solda terkedilmiş bisikletleri belediye toplayıp bunlara veriyor. Bu arkadaşlarda bazılarını tamir edip satıyolar, ya da parçalarını satıyorlar. "Recycle to Cyle" diye güzel bir sloganları var.
Neyse Cumartesi sabahı gittim, arka dişli ve rulman setini kelepir fiyatına aldım.



Daha güzel bir olay ise, bisikletinizi yandaki tezgahlardan birinde oranın alaetlerini kullanarak tamir edebiliyorsunuz. Ama ben biraz geç kaldığım için tüm tezgahlar kapılmıştı. Beklemek istemedim, zaten ne zamandır bir alet çantası alayım diyodum, gittim bi tane DIY (Do it yourself) marketine, ama çok pahalıydı aletler. En kötü tamir bittikten sonra iade ederim diye £25'a bi set aldım. Uğraştım baya, ama bisiklet baya adam oldu. Ertesi gün içime sinmedi. Gittim iade ettim alet setini, parasına da viski aldım mis gibi.






Zaten sonradan da öğrendim ki, üniversitenin spor salonunda da bisikletçilerin kullanması için, baya kapsamlı bir alet çantası varmış. O uygulama da hoşuma gitti, Şahin hocaya bir çıtlatın isterseniz.








Tamir ettiğim bisikletle Holyrood Park da gezerken.
Holyrood park demişken, şehre gelip giderken kullandığımız yol da gayet ilginç. Normal araba yolundan da rahatça gidilebiliyor ama bir de bisikletliler için çevre yolu yapmışlar. Trafiğe kapalı güzel bir yoldan gidiyorsunuz. İlginç olan merkeze yaklaşınca bir tünelden tam şehrin merkezine bağlanabiliyorsunuz. Hem baya da uzunca bir tünel. Arabalar için alt geçit olmayıp da bisikletler için olması ilginç tabi. Tünel aslında çok önceden trenler için yapılmış ama kullanımdan çıkınca bisiklet yoluna çevirmişler güzel olmuş. İsmi de Innocent railway, aşağıda hem resmi hem videosu var.



Cuma, Temmuz 31

Sarı Ceketliler


Herhalde bu İngilizlerin yada İskoçların milli kıyafeti nedir diye sorsalar, melon şapka ya da kilt yerine sarı ceket derim. Özellikle bisikletçiler, sarı ceketsiz yola çıkmıyolar. Hadi ilk geldiğimizde geceler uzundu, eyvallah dedik. Yaz geldi, hava 11 de anca kararıyor adamlar hala sarı ceketlerle sürüyolar bisikleti. Hadi cekete de tamam, fosforlu filan. Bi bisiklete lamba takıp bi de kaskına takmanın ne anlamı var?








İlk geldiğimizde, 2. el bisiklet ilanını görüp bi amcanın evine gittim. Pazarlığı yaptık aldım bisikleti. Adam baktı, ceketin nerede dedi? Dedim yok ceket. Ee lamba da mi yok? O da yok. Dedim yasak mı böyle sürmek? Yasak değilde tehlikeli dedi gitti içerden bi ceket getirdi al bunla sür diye. Zaten bi o gün giydim bi daha da giymedim.










Hadi diyelim, bisiklet nispeten tehlikeli(ki ayrı yolları var vs.) yolda gidiyor, sürücüler farketsin filan falan. Peki postacısından, süpermarket çalışanına kadar her çalışan niye giyer? Adrenalin eksikliğinizi tehlikeli bi iş yapıyor imajı yaratarak mı gideriyosunuz?

Perşembe, Temmuz 30

Oysa ki tabela dedigin....

Kesin donuse 5-6 ay kala misafir geldigim su bloga, memleket hasretiyle harmanlanmis bir yorum yazmak istiyorum nacizane:

Ozan'in bir sure onceki yorumlarindan da anladiginiz uzere Ingiltere-Iskocya ile cevre koy ve mezralardaki uyari levhalarin hedef kitlesinin ortalama IQ'su iki basamaklidir, gordukce insana "amanin amanin, ben kimlerle ayni oksijeni soluyorum ki bunu buraya asma geregi duymuslar" dedirtmektedir. Bu konuda hemfikiriz peki ama dort basi mamur, ornek bir uyari levhasi nasil olmalidir? Arzu ederseniz bu konuyu Turkiye'den orneklerle irdeleyelim:
Bu tabelamizda belediye, "ibret-i alem" dedigimiz yolla halka ulasiyor ve "cis, oynama cocugum oranla buranla" diyor. Halk egitiminde bir asama bu evet.
Ingiltere'de CCTV manyakliginin ulastigi nokta malumunuz, yapilan son arastrimalara gore ortalama bir vatandas siradan bir gunde en asagi 40 tane kameranin belleginde yer ediyor. Iste bu yukaridaki fotografta da CCTV toplumunun evrimindeki bir onceki asamayi goruyor, sonumuz Ingilizlere benzemesin diyoruz.
Ve iste bu da kisisel favorim. Ben boyle bir uyariyi, aksam 6dan sonra park ve bahcelere kilit vuran adalar cografyasinda bile gormedim. Bu arada tabeladaki cinsiyet ayrimciligina da dikkati cekerim.

Bu arada bu park kapatma olayi saka degil, gercek: burada sehrin icindeki parklarin (hani o meshur Hyde Park, Green Park vs.) etraflari citle cevrilmis ve belli bir saatten sonra kapilari kapatiliyor. Bunu yaparken iceride insan var mi, disari cikabilecekler mi, yagmurda kalir usutur hasta olurlar mi diye dusunmediklerinden uyari da yapmiyorlar. Citten atlayip, kapiyi kanirtip artik nasil oursa bir sekilde kendi imkanlarinizla cikmaniz gerekiyor. Zor yuruyen tonton teyzeler, amcalar felan hafazanallah uyuyakalirsa nasil cikiyorlar disari, parkta mi sabahliyorlar, nasil oluyor da oluyor cozebilmis degilim. Zaten ben bu uygulamanin hicbir asamasini anlayabilmis degilim. Ilginc memleketler buralar azizim.

Çarşamba, Temmuz 29

Hava

Havadan sudan demişken, havayı da es geçmemek lazım. Yani suyunu güzel, etrafını yeşil, hayatını çekilmez yapan şey. İngiltere'nin havası boktanlığıyla meşhur ya, Edinburgh ve İskoçya ondan da beter. Sebebi de, fî tarihinde öğrendiğimiz Gulf Stream sıcaksu akıntısının epey kuzeyde kalmış bu mevkiyi çarpa çarpa ısıtmasıymış. Kanada ve Moskova ile aynı enlemde olmasına rağmen ılıman olması da bu yüzden sanırım.
(Ahanda size BBC'den alınma bi kanıt...)


Yaz mevsiminin kıştan farkı zaman zaman 2-3 derece daha sıcak yaşanması. Tabi, 20 dereceyi aşan sıcaklıkların da ayda bir gün belki yaşanabilmesi. Millet bokunda boncuk bulmuş gibi seviniyor. Kendini hemen bi sokaklara atmalar. Bazıları 'görmemişin şeyi olmuş' hesabı mayoyla, bikiniyle dolanıyor. Evet, bunlar oluyor.

Pazartesi, Temmuz 27

Su

Madem muslukları anlattık. Suyu da anlatalım. Edinburgh'un suyu çok yumuşak, kireçsiz, klorsüz. Ne calgon kullanıyoruz, ne çaydanlıklarımız kireçleniyor. Zaten, İskoçlara göre viskilerinin güzel olmasının önemli bir nedeni, güzel suları.
Mesela, bi lokantada yemek yerken su istediniz hemen musluktan doldurup veriyorlar, ohh mis gibi hem de beleş. Türkiye'de yasaklandıydı güya Avrupa Birliği uyum yasası filan diye, hikayeymiş o iş de herhalde. Bir yandan da, Ankara'nın musluk suyu içilecek gibi değil ya, arsenikdi, sülfürdü. Gerçi beterin de beteri varmış onu da öğrendik geçen günlerde...
(Devamı için resme tıklayın...)

Musluk

Biraz da evlerin içindeki saçmalıklardan bahsedelim. Bence en saçması, muslukları. Aşağıda banyomuzdaki lavaboyu ve küveti görüyorsunuz.


Gördüğünüz gibi, sıcak ve soğuk su muslukları ayrı ayrı. Ve bu neredeyse her evde bu şekilde.
Çok işim olmuyor ama, sabah yüzünüzü ılık suyla yıkayamazsınız. Ya buz gibi suyla yıkayacaksınız(sularımız baya soğuk) ya da kaynar suyla.
İngilizler ise, lavaboyu istediği sıcaklıkta doldurup lavabodaki suyla yıkıyorlar. Hayır arkadaş, sen gene tek musluk koy, isteyen ılıştırsın isteyen lavaboyu doldursun. Ama yok biz İngiliziz her şeyimiz farklı olacak bizim.

Cumartesi, Temmuz 25

Tabelalar

Iskoçya'da dahil İngiltere'nin geneli tam bir tabela ve uyarı cenneti. Millet mal olduğu için mi, yazıyı okumadan etraflarında olanı kavrayamadıkları için mi bu kadar tabela koyuyolar. Yoksa saçma sapan gerekçelerle dava açıp, gerekli uyarı olmadığı için tazminat alarak geçinen bir kitleyle mücadele etmek için mi anlamadım.
Kaldırımda çalışma varsa ilerdeki kaldırım kapalıdır diye tabela asılır mı? Hadi arabalar için anladık da yaya çok hızlı gelip bariyerlere mi çarpacak?
Aşağıda evden işe giderken karşılaştığım tabelaları derledim. En aşağıdaki kapıdaki yazıyı, odama gidene kadar 9 defa görmek zorunda kalıyorum.