Britanya'nın İngiliz muhitinde 18. ve 19. yydan kalma aktif kütüphaneler mevcut. Yeri gelmişken Manchester'da ana kütüphanesi üniversiteye dahil edilmiş, özel kolleksiyon binası kamuya açık bir kütüphaneden ufak bir görüntü aktarayım: dıştan görünümü ve kapıya yakın dekorasyonu.
Kitapkurdu ve çevresi tamamen bitki ve yosundan (çerçeveler olmayabilir, "pardon, çerçeveler nebati değil yannız" diye bana gelmeyin). Etkilenmemek elde değil. İnsanın, "Ben burda okusaydım kesin âlim olurdum lan. Hakkımı yemiş ipneler" diye kendini kandırabileceği bir atmosfere sahip. İç mekandan bir çalışma yeri örneği aşağıda:
Kitabınızı defterinizi kapın, elinizi kolunuzu sallaya sallaya girin, yer boşsa istediğiniz kadar takılın. Üyeliksiz, koruma önlemsiz, kuponsuz, çekilişsiz bir tefekkürhane. Bu foto en dandiklerinden birisi aslında, daha muhteşem fotoları şuradan görülebilir.
Neyse efendim, konuya dönersek iskoçların milli kütüphanesi o kadar eski değil (kebapçılara özenip girişine since 1925 dememişler, bu tarihi websitesinden aldım), fakat sanki bir devlet hazinesi koruyormuşcasına katı kullanım kuralları uygulanıyor. En gariplerinden biri içeriye mont ve herhangi bir A4 kağıttan büyük bir çantayla girilememesi, ve çıkışta yanınızda götürdüğünüz kağıtların, kitapların, dergilerin ve laptopun araları teker teker kontrol edilmesi. Girişte spor salonundaymışınız gibi giyinmek, soyunmak, hazırlanmak ve anahtarlı dolaplara zararlı maddeleri tıkmak gerekiyor.
En saçması da içeri tükenmez kalem sokmak yasak. Kurşun kalem serbest. (Cızarlarsa da silinebilir olsun bari diye herhal.) İçeride ne var bu kadar derseniz, benim gözüme İskoçya hakkında hazırlanmış bi takım millî nitelikli çalışmalardan başka bir şey pek çarpmadı. Scottish Geographical Surveys, Politics of Scotland, vs vs.. 'Scot' içermeyen başlıklı kitaplardan pek yok. Yok , konolize ve assimile edilmeye çalışılan İskoçyanın en değerli varlıkları milli kimlikleri sanırsım. Mesaj vermeye çalışıyorlarsa eğer...
Amma ve lakin diyeceğim şu ki, içeride görevliler inceden aralarda dolaşıp kalemin ne cins diye kontrol ediyor. Burada bizdeki basmalı kurşun kalemler pek rağbet görmüyor, tükenmez çok yaygın kurşun lazımsa klasik tahta kalemler tercih ediliyor. Efendim, çalışırken tombalak bi teyze geldi tepeme dikildi, "burada tükenmez kalem kullanamazsınız, bik bik bik" diye hafif gergin bi şekilde uyardı. Şu memlekete geldiğimizden beri nice kompleks cümleler kurmak için bi tarafımızı yırtar olduk fakat işte bugün, taa 15 sene önce öğrendiklerimi kullanma ve aynı anda 'yassah hemşerim'ci bir teyzeye cevabı yapıştırmanın şerefine nail oldum efendim:
"This is not a pen, this is a pencil." dedim, teyzeyi tırıs tırıs işine yolladım.
Gayrı ölsem de gam yemem.
Ek: Komşu kütüphane: Central Library
NLS'e kıyasla Central Library'i daha fonksiyonel ve estetik diyebilirim. Dolaşımda ve kullanımdaki serbestlik yanında zevkli, iç-açan bir mimarisi ve iç mekan tasarımı var. Bunları söylerken referansım, çalışma salonları içinde en güzeli olan Reference Room tabii: Hep görüp de hayran kaldığım, fakat bir türlü henüz rastlayamadığım üstüne merdivenlerle ulaşabilen, iki katlı kitap rafları ile dev bir çalışma salonu burası.

Bu durum görüntüdeki estetiği de çok muazzam kılıyor. Çepeçevre etrafı kitaplarla sarılmış durumda, hem de üç adam boyu yükseklikten bakıyorlar. Bu rafların ortasında geniş mi geniş ve üstündeki derinliği daha da yüce kılan kubbesiyle bir mabedi andıran asıl çalışma alanı mevcut. Kilise ve camilerdi tek yöne hizalı makamlar gibi masaların dizilimi de bu intibayı arttırıyor. Tepede kubbenin verdiği gökyüzü izlenimiyle cam kısımlarından sızan ışıklarla aydınlatmayı destekliyor. Çalışma masalarnın tam karşısındaki kocaman pencereler hem ışık desteği veriyor hem de binası dışardan muhteşem ama içten vasat olan National Library of Scotland manzarası sunuyor.
Buranın tek kusuru var, azıcık soğuk. Bu durumdan tanıdığım, gelip giden herkes şikayetçi. Daha havalar da tam soğumadı, Polonyalı bilim adamlarının da dediği gibi Gulf Stream de gider de gelmez olursa bu sene ayvayı yedik. İskoçlar (ve/veya İngilizler) bile içerde montla oturuyor. Ben de bu derdi yün kazak, keçe yelek ve yün içlik gibi kadim Anadolu aksesuarlarıyla halletmiş durumdayım. İçimi de acıtıyor tabi etrafımdaki bu durum, üşüyüp duranlara, "Bak arkadaş, böyle böyle. Keçe deyip geçme." diye yanaşsam, anlamaz zaten. Neyse ben de bişey demiyorum, ne halleri varsa görsünler.
Yazıyı bütün gün kütüpte takılan yaşlı bi dedeyle bitireyim. Pul koleksiyonuyla takılıyordu kendisi. Alakalı kitaplar var elinde, uğraşıyor. O pulu alıyor buraya koyuyor falan; dönüp kitaptan bişeyler okuyor, inceliyor. Adam benim gibi kütüpün açılışıyla geldi, kapanışı da beraber yaptık. Ben arada uzun bir molası verdim, geldim bu bi yere kıpırdamamış. Benden çok çalıştı yeminlen. Dedim, "Dayı yaş yetmiş iş bitmiş hehe, ne işin var pul koleksiyonuynan. Evine götürecen bunu, hiç işi de bilmiyon. Yanında dolaştırma, evde göstereyim bahanesiyle takılacan".
"Mal gibi yanında dolandıracaksan ver bana bari bi hayrın dokansın. Genç adamız sonuçta." dedim, "Sorry?" dedi. "Neyse, boşver." dedim.
